ÇEYREK ASIRDAN TÜRKİYE YÜZYILI’NA
· Halil ETYEMEZ
Bazı siyasi partiler bir seçimi kazanmak için kurulur, bazı siyasi hareketler ise tarihin akışını değiştirmek üzere doğar. AK Parti, 14 Ağustos 2001’de Türk siyasi hayatına katılan sıradan bir parti değildir. Milletimizin yıllarca içinde biriktirdiği itirazın, değişim arzusunun, adalet arayışının ve yeniden ayağa kalkma iradesinin siyasette vücut bulmuş hâlidir. Bu nedenle AK Parti’nin kuruluşu ya
Bazı siyasi partiler bir seçimi kazanmak için kurulur, bazı siyasi hareketler ise tarihin akışını değiştirmek üzere doğar.
AK Parti, 14 Ağustos 2001’de Türk siyasi hayatına katılan sıradan bir parti değildir. Milletimizin yıllarca içinde biriktirdiği itirazın, değişim arzusunun, adalet arayışının ve yeniden ayağa kalkma iradesinin siyasette vücut bulmuş hâlidir.
Bu nedenle AK Parti’nin kuruluşu yalnızca yeni bir partinin doğuşu değil, milletin yeniden siyasetin öznesi oluşudur.
O gün Türkiye ekonomik krizlerin, siyasi istikrarsızlığın ve vesayetçi anlayışın ağır baskısı altındaydı. Devlet ile millet arasındaki mesafe açılmış, siyaset güven kaybetmiş, toplum gelecek umudunu yitirmişti. Milletimizin değerleri kamusal hayattan dışlanıyor, seçilmiş iktidarlar millet dışı güç odaklarının müdahaleleriyle karşılaşıyor, ülkenin enerjisi iç çatışmalarla tüketiliyordu.
Tam da böyle bir dönemde Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde milletin bağrından yeni bir hareket doğdu.
AK Parti, kuruluşunda bir “Erdemliler Hareketi” olarak yola çıktı. Siyaseti adalet, ahlak, hizmet ve millet iradesi üzerine kuran bu anlayış; dün olduğu gibi bugün de yarın da yürüyüşümüzün istikametini belirlemeye devam edecektir.
Kuruluş gününde Sayın Cumhurbaşkanımızın söylediği “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü yalnızca bir siyasi slogan değildi. Devlet ile millet arasındaki mesafenin kapanacağının, siyasetin yeniden milletin iradesine dayanacağının ve Türkiye’nin kendisine çizilen sınırlara mahkûm olmayacağının ilanıydı.
Gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
İnancı, kıyafeti, düşüncesi ve hayat tarzı sebebiyle ötekileştirilen vatandaşlarımızın önündeki engeller kaldırıldı. Cumhurbaşkanını doğrudan millet seçmeye başladı. Darbelerle, muhtıralarla ve kapatma davalarıyla yön verilmeye çalışılan siyaset, millî iradenin gücüyle yeniden ayağa kaldırıldı.
Türkiye ulaşımda, sağlıkta, eğitimde, enerjide, sosyal politikalarda, şehirleşmede ve savunma sanayiinde büyük bir dönüşüm yaşadı. Yollar, köprüler, tüneller, havaalanları, üniversiteler ve şehir hastaneleri ülkenin çehresini değiştirdi. Kendi imkânlarıyla savunma sistemleri geliştiren, bölgesel ve küresel meselelerde söz söyleyen, karar alan ve inisiyatif kullanan güçlü bir Türkiye ortaya çıktı.
Ancak AK Parti’nin en büyük başarısı yalnızca yaptığı eserler değildir. Asıl büyük başarı, milletimize yeniden özgüven kazandırmasıdır.
Yıllarca “Yapamazsınız, başaramazsınız, gücünüz yetmez” denilen bir millete yapabileceğini, başarabileceğini ve kendi geleceğini tayin edebileceğini yeniden hatırlatmıştır. Türkiye’nin kaderinin dışarıdaki güç merkezlerinde yazılan senaryolara mahkûm olmadığını göstermiştir. Mazlumların sesini dünya kürsülerine taşımış, Türkiye’yi edilgen bir ülke olmaktan çıkararak kendi istikametini belirleyen bir devlete dönüştürmüştür.
Bu büyük dönüşümün merkezinde Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği bulunmaktadır. Onun liderliği siyasal mühendislik masalarında üretilmiş bir liderlik değildir. Milletin içinden çıkmış, mücadeleyle yoğrulmuş, yasaklarla sınanmış ve her defasında sandıkta milletin güvenini kazanmış bir liderliktir. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yürüyüşüyle milletimizin yeniden ayağa kalkma iradesi aynı tarihî çizgide buluşmuştur.
Fakat AK Parti’yi yalnızca bir liderin, belirli kadroların veya belirli bir dönemin partisi olarak görmek eksik olur. AK Parti, milletin ortak iradesini temsil ettiği sürece büyüktür. Gücünü makamdan değil milletin duasından, imkândan değil inançtan, devlet kudretinden değil toplumsal meşruiyetinden aldığı müddetçe yoluna devam edecektir.
Bugün çeyrek asrın sonunda yalnızca başarılarımızı anlatmak yeterli değildir. Geçmişimizle iftihar ederken gelecek çeyrek asrın istikametini de ortaya koymalıyız.
AK Parti’nin ilk çeyrek asrı milletin önündeki engelleri kaldırma, Türkiye’yi ayağa kaldırma ve büyük eserlerle buluşturma dönemidir. İkinci çeyrek asrı ise adalet, ahlak, insan, aile, üretim ve kardeşlik temelinde Türkiye Yüzyılı’nı inşa etme dönemi olmalıdır.
Yeni dönemin birinci esası, adaleti ve erdemli siyaseti hayatın tamamında hâkim kılmaktır.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, kamu yönetiminden ekonomiye, çalışma hayatından sosyal politikalara kadar her alanda hissedilmelidir. Kamuda liyakat, gelir dağılımında hakkaniyet, yönetimde şeffaflık, ekonomide fırsat eşitliği ve siyasette hesap verebilirlik daha da güçlendirilmelidir.
AK Parti’nin adındaki “adalet” bir temenni, “kalkınma” ise yalnızca ekonomik rakamlardan ibaret değildir. Adalet insanın haysiyetini, kalkınma milletin refahını korumaktır. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
Siyaset yalnızca ülkeyi yönetme tekniği değil, millete karşı taşınan ahlaki bir sorumluluktur. Makam emanet, yetki hizmet vesilesi, kamu kaynağı ise milletin hakkıdır. Devlet yönetiminde liyakati, kurumsal hafızayı, kariyeri ve emaneti ehline verme anlayışını güçlendirmeliyiz.
AK Parti’nin geleceği makamını büyütenlerin değil, taşıdığı emaneti yüceltenlerin omuzlarında yükselecektir. Ahlak, konuşmalarımızı süsleyen bir kavram değil; kararlarımızın, görevlendirmelerimizin ve davranışlarımızın temel ölçüsü olmalıdır.
Yeni dönemin ikinci esası, milletle kurulan gönül bağını daha da güçlendirmektir.
Teşkilatlar milletle devlet arasında yalnızca protokol ilişkisi kuran yapılar değildir. Teşkilat, vatandaşın kapısını çalan, derdini dinleyen, sevincini paylaşan ve talebini yönetime taşıyan gönül köprüsüdür.
Siyasetin asıl mekânı yalnızca salonlar ve kürsüler değildir. Evler, sokaklar, iş yerleri, tarlalar, fabrikalar, üniversiteler ve gençlerin dünyası siyasetin gerçek zeminidir.
Milletin bize gelmesini bekleyen değil, milletin ayağına giden; anlatmadan önce dinleyen, karar vermeden önce istişare eden ve farklı düşünceleri zenginlik kabul eden bir siyaset anlayışını güçlendirmeliyiz. Çünkü siyasette mesafe arttıkça muhabbet, muhabbet azaldıkça güven zayıflar.
Yeni dönemin üçüncü esası, vefa ile liyakati, tecrübe ile yenilenmeyi birlikte yaşatmaktır.
Vefa geçmişte hizmet etmiş insanları unutmamak, liyakat ise geleceğin sorumluluğunu ehil ellere teslim etmektir. Tecrübeyi dışlayan yenilenme köksüz, gençliği dışlayan tecrübe ise geleceksiz kalır.
AK Parti, geçmişte sorumluluk üstlenmiş kadroların tecrübesini gençlerin enerjisiyle buluşturmalı, kadınların birikimini ve kurucu gücünü siyasetin her alanına daha fazla taşımalıdır. Görevlendirmelerde yakınlık değil liyakat, kişisel bağlılık değil davaya sadakat, görünürlük değil ehliyet ve çalışkanlık esas alınmalıdır.
Gençlerimize yalnızca geçmişte yapılanları anlatmak yeterli değildir. Onlara birlikte kuracakları büyük bir gelecek sunmalıyız. Gençleri yalnızca dinlenen değil, karar süreçlerine katılan; sadece iş arayan değil, bilgi ve teknoloji üreten; kendi ülkesinde gelecek hayali kuran güçlü aktörler hâline getirmeliyiz.
Yeni dönemin dördüncü esası, insanı, aileyi, eğitimi, kültürü ve emeği merkeze alan adil bir kalkınma anlayışı kurmaktır.
Eğitim yalnızca bilgi aktaran, sınava hazırlayan ve diploma veren bir sistem değildir. Eğitim; insan yetiştirme, şahsiyet inşa etme, toplumsal aidiyeti güçlendirme ve medeniyet tasavvurumuzu gelecek kuşaklara taşıma meselesidir.
Türkiye Yüzyılı’nın eğitimi bilimle ahlakı, teknolojiyle vicdanı, akılla hikmeti ve özgür düşünceyle sorumluluk bilincini buluşturmalıdır. Yapay zekâ ve dijital dönüşüm çağında Türkiye, teknolojiyi yalnızca kullanan değil, üreten ve ona kendi değerleriyle yön veren bir ülke olmalıdır.
Kamu yayıncılığını, kültürü, sanatı ve estetiği; kendi medeniyet değerlerimizden beslenen, evrensel nitelik taşıyan ve geleceği inşa eden bir anlayışla güçlendirmeliyiz. Özellikle TRT’nin bu alandaki yayınlarını önemli buluyor, geçmişin birikimini çağın imkânlarıyla buluşturan nitelikli çalışmaların artırılması gerektiğine inanıyorum.
Kalkınma yalnızca yükselen binalarla değil; emeğinin karşılığını alan çalışanla, toprağında üretmeye devam eden çiftçiyle, alın teriyle ayakta duran esnafla ve geleceğe güvenle bakan aileyle ölçülmelidir. Çalışanı koruyan, üretimi ve istihdamı destekleyen adil bir düzen kurulmalıdır. Emeklilerimiz sosyal yardımın muhatabı değil, yıllarca ürettikleri refahın hak sahibi olarak görülmelidir.
Aile ise milletin devamı, toplumun vicdanı ve medeniyetimizin taşıyıcı kolonudur. Gençlerin yuva kurmasını kolaylaştıran, anneliği ve babalığı güçlendiren, çocukların güven içinde yetişmesini sağlayan ve aile ile çalışma hayatı arasında denge kuran bir anlayış geliştirilmelidir.
Hedefimiz insanı büyüten, aileyi koruyan, emeği yücelten, üreteni destekleyen ve refahı adaletle paylaşan bir Türkiye olmalıdır.
Yeni dönemin beşinci esası, güçlü Türkiye’den adil dünya idealine yürümektir.
Terörsüz Türkiye hedefi bu büyük gelecek tasavvurunun önemli bir parçasıdır. Bu hedef yalnızca silahların susması değildir. Milletimizin arasına örülmek istenen duvarların yıkılması, kardeşliğimizin güçlendirilmesi ve ülkemizin bütün enerjisinin kalkınmaya, üretime ve ortak geleceğimize yöneltilmesidir.
Dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin görevi yalnızca başkalarının kurduğu ittifaklara katılmak değildir. Türkiye kendi bölgesinde barış, dayanışma ve adalet merkezli yeni ilişkiler ve iş birlikleri kurmalıdır.
Gazze’de katledilen çocukların, Filistin’de yurdu elinden alınan insanların ve dünyanın farklı coğrafyalarında zulme uğrayan mazlumların sesini yükseltmek, Türkiye için geçici bir dış politika tercihi değil, tarihî ve ahlaki bir sorumluluktur.
Türkiye, medeniyet birikiminden aldığı güçle mazlumların sesi, dostlarının güvencesi ve küresel adaletsizlik karşısında insanlığın vicdanı olmaya devam etmelidir.
Bugün önümüzde yeni bir siyasi ve toplumsal eşik bulunmaktadır.
Dün Türkiye’nin temel ihtiyacı vesayet zincirlerini kırmak, siyasi istikrarı sağlamak ve altyapı eksiklerini gidermekti. Bugünün ihtiyacı ise adaleti ve güveni güçlendirmek, üretimi artırmak, refahı adil paylaşmak, aileyi korumak, gençlere umut vermek ve Türkiye’yi bilgi ile yüksek katma değer üreten bir ülkeye dönüştürmektir.
Türkiye Yüzyılı yalnızca yeni eserlerin değil, yeni bir zihniyetin adı olmalıdır.
Devletin güçlü, milletin özgür, adaletin güvenilir, ailenin sağlam, gençlerin umutlu, eğitimin değer merkezli, kültürün özgün, ekonominin üretken ve siyasetin ahlaklı olduğu bir Türkiye inşa edilmelidir.
AK Parti bundan sonraki yürüyüşünde yalnızca Türkiye’yi yöneten bir parti değil, geleceğin Türkiye’sini düşünen ve inşa eden bir medeniyet hareketi olmalıdır.
AK Parti dün milletin önündeki engelleri kaldırdı. Bugünkü görevi milletin önüne yeni ufuklar açmaktır.
Dün “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyerek yola çıktı. Bugün “Türkiye’nin geleceği geçmişinden daha güçlü olacak” deme zamanıdır.
Çünkü AK Parti’nin hikâyesi tamamlanmış değildir.
Milletle başlayan bu yürüyüş yine milletle yenilenecek; adaletle güçlenecek, ahlakla korunacak, eğitimle kökleşecek, üretimle büyüyecek ve Türkiye Yüzyılı’yla yeni ufuklara ulaşacaktır.
Dün Ankara Millet Bahçesi’nde, Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirilen büyük buluşmada, AK Parti’mizin 25’inci kuruluş yıl dönümünü milletimizle ve yol arkadaşlarımızla hep birlikte kutladık. Meydanı dolduran coşku, çeyrek asırlık yürüyüşün yalnızca geçmişte kalan bir hatıra olmadığını; Türkiye Yüzyılı’na uzanan inancın, heyecanın ve hizmet iradesinin bütün canlılığıyla devam ettiğini bir kez daha gösterdi.
AK Parti’nin 25’inci kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.
Nice yıllara değil, milletimize hizmetle geçecek nice yıllara…
Allaha emanet olunuz. Hakkınızı helal ediniz.