Sessiz Çölleşme ve Sofranın Jeopolitiği: Yeni Bir Tarım Sözleşmesine Doğru
· Prof. Dr. Kemal Şahin

Küresel gıda tedarik zincirlerinin kırılganlaştığı ve su stresinin akut bir krize dönüştüğü günümüzde, gıda güvenliği artık salt bir rekolte meselesi değil, doğrudan milli egemenlik konusudur. Türkiye, tohumdan sofraya uzanan ekosistemi yeniden kurgulayacak cesur ve yapısal bir tarım sözleşmesini ivedilikle hayata geçirmelidir.
21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma ne dijitalleşmenin sınırları ne de finansal piyasaların dalgalanmalarıdır. Gerçek kriz, bizzat varoluşumuzun temeli olan toprak ve suyun sessizce tükenişinde yatmaktadır. Uzun yıllar boyunca küresel ticaretin kesintisiz işleyeceği, parası olanın istediği gıdayı dünyanın herhangi bir köşesinden kolayca tedarik edebileceği yanılgısıyla yaşadık. Oysa son yıllarda tanık olduğumuz jeopolitik çatışmalar, iklim anomalileri ve kuraklık dalgaları, gıda milliyetçiliğinin yükselişini kaçınılmaz kıldı.
Gıda güvenliği, artık sadece ziraat mühendislerinin veya iktisatçıların teknik bir çalışma alanı değildir; bir ülkenin ulusal güvenlik doktrininin en stratejik sacayağıdır. Kendi tohumunu üretemeyen, su havzalarını rasyonel planlayamayan ve çiftçisini tarlada tutamayan bir ulusun tam bağımsızlıktan söz etmesi mümkün değildir. Türkiye gibi kadim tarım havzalarına ev sahipliği yapan bir coğrafyada bile, yer altı sularının dramatik biçimde çekildiği, tarımsal girdi maliyetlerinin üreticiyi baskıladığı ve kırsal nüfusun yaş ortalamasının 58'e dayandığı acı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bugün yapılması gereken, günübirlik taban fiyat müjdeleri veya palyatif destek paketleriyle krizi ötelemek değil, radikal bir paradigma değişimidir. İlk adım, 'Suya Göre Tarım' ilkesini lafta bırakmayıp yasal bir zorunluluk haline getirmektir. Konya Kapalı Havzası gibi kuraklık tehdidinin merkezinde yer alan bölgelerimizde, yüksek su tüketen monokültür ürün desenlerinden acilen kuraklığa dayanıklı, stratejik baklagillere ve yerel tohumlara geçiş teşvik edilmelidir. Suyun fiyatlandırılması ve sulama altyapılarının kapalı sistemlere dönüştürülmesi artık bir tercih değil, varoluşsal bir mecburiyettir.
İkinci hayati hamle ise tohum jeopolitiğinde bağımsızlığı tesis etmektir. Biyoçeşitliliğimiz, sahip olduğumuz en büyük nükleer güçten dahi kıymetlidir. Anadolu'nun bin yıllık ata tohumlarını modern biyoteknolojiyle harmanlayan, küçük üreticiyi uluslararası tohum tekellerinin boyunduruğundan kurtaran bir ıslah ve tescil seferberliği başlatılmalıdır. Çiftçimiz, ektiği tohumun patentine değil, berekete ve toprağına ortak olmalıdır.
Son olarak, genç kuşakları tarımsal girişimciliğe yönlendirecek yeni bir sosyal kontrata ihtiyacımız var. Kırsalı yalnızca üretimin yapıldığı ıssız bir alan değil; sosyal donatıları, dijital altyapısı ve adil gelir dağılımıyla cazip bir yaşam merkezi haline getirmedikçe topraklarımızı işleyecek kimse kalmayacaktır. Tarımda dijitalleşmeyi, hassas tarım teknolojilerini genç beyinlerle buluşturmak zorundayız. Unutmayalım ki; orduların gücü sınırları korur, ancak bir milletin istikbalini sadece ve sadece kendi kendine yeten tarlaları garanti altına alır.