Asılı kalan sorular
· Ezher Eren ÖZ

Çerçevesi meşe ağacından yapılmış pencerenin dibinde küçücük bir saksı duruyordu. Birkaç avuç toprağın içinde can bulmuş sardunya, yeşil yapraklarının arasından göz kırpan pembe çiçekleri, yer yer kırmızıya ve mora çalan renkleriyle sabahın erken ışığıyla buluşmanın heyecanını yaşıyordu. Saksıya taraf birkaç adım atan baba, camdan dışarıya bakan oğluna yeni aldıkları saksıyı işaret ederek, “Ne güz
Çerçevesi meşe ağacından yapılmış pencerenin dibinde küçücük bir saksı duruyordu. Birkaç avuç toprağın içinde can bulmuş sardunya, yeşil yapraklarının arasından göz kırpan pembe çiçekleri, yer yer kırmızıya ve mora çalan renkleriyle sabahın erken ışığıyla buluşmanın heyecanını yaşıyordu. Saksıya taraf birkaç adım atan baba, camdan dışarıya bakan oğluna yeni aldıkları saksıyı işaret ederek, “Ne güzel, değil mi? Bitki nefestir, hayattır.” dedi.
Çocuk, yaprakları hafifçe sallanan sardunyaya bakıp gülümsedi. “Evet, çok güzel görünüyor baba. Annem de çok sevindi” dedi. Çiçeğe hayranlıkla bakan çocuk bir bitkinin bu kadar küçük bir alanda nasıl böylesine bakanlara umut aşıladığını düşündü. Sonra tekrar babasına dönerek heyecanla “Baba bu çiçek!” dedi fakat devamını getiremedi.
Boğazı düğümlenir gibi oldu. Yüzündeki gülümsemesi yerini buruk bir ifadeye bıraktı. Söyleyecekleri bir anda zihninde asılı kaldı. Zira gözleri başka bir kareye takıldı. Dev bir ekranda cayır cayır yanan bir ormanın görüntülerine. Alevler yok ettiği ağaçların arasından ilerliyor, gökyüzünü yoğun bir sis bulutu kaplıyordu. Yangın söndürme ekipleri çok zor şartlar altında yangını söndürmeye çalışıyordu.
Bir yanda çocuğu heyecanlandıran küçücük bir saksıda yaşatılmaya çalışılan narin bir çiçek, diğer yanda herkesin gözü önünde kaybolmakta olan kocaman bir orman… Bu bize biraz abartılı bir örnek gibi gelebilir ama ne yazık ki gerçek.
Evet, doğayı seviyoruz. Hatta çoğumuz bununla övünüyoruz. Evlerimizde yetiştirdiğimiz bitkiler, çiçeklerle donattığımız balkonlar, telefon ekranlarımızda ve duvarlarımızda yerini alan doğa manzaraları bunun bir kanıtı. Kötü mü yapıyoruz, asla. Kaldı ki bunların hiçbiri sebepsiz ve değersiz değildir. Yapılanda bir sevgi ve özlem var doğaya.
Peki, çocuğun zihninde asılı kalan sessiz kelimelere ne denmeli?
Saksıda yaşatmaya çalıştığımız bir tutam yeşil ile gözlerimizin önünde yanıp kül olan büyük yeşil arasındaki bu çelişkiyi nasıl açıklayacağız?
Evimizin köşesinde bir çiçeğin yaprağı sarardığında endişeleniyoruz; toprağına su veriyor, güneş alıp almadığını kontrol ediyoruz. Balkonlarımızı çiçeklerle dolduruyoruz. Birkaç metrekarelik alanlarda küçük bahçeler kuruyoruz. Yetmedi, hobi bahçelerini almaya çalışıyoruz.
Bunların hepsi güzel ve kıymetli. Çünkü insanın toprağın eşsiz bereketi ve ürünleriyle kurduğu bağ, aslında kişinin kendisi, diğer canlılar ve doğayla kurduğu ilişkinin en anlamlı ölçüsüdür. Olması gereken de bu. Lakin şu sorulara da cevap verebilmeliyiz.
Evimizdeki bir çiçek için gösterdiğimiz özeni, kilometrelerce uzanan ormanlara, meralara vadilere ve doğal yaşam alanlarına gösterebiliyor muyuz? Evimizin içindeki çiçeğin yapraklarının solmasına üzülürken, orman başta olmak üzere doğanın zarar görmesine karşı aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz?
Kapı eşiğimizdeki bir ağacın dalının kırılmasına bile gönlümüz razı olmazken, yüzlerce ağacın bir anda yok olmasına seyirci mi kalacağız? Ekrandaki birkaç saniyelik görüntüyü seyretmekle mi yetineceğiz? Orman yangınlarının yüzde doksanının insan kaynaklı olduğu gerçeğine karşın kendimizi muaf mı tutacağız?
Bana öyle geliyor ki sanki yok olmasına göz yumduğumuz büyük kayıplara karşın bir teselli arıyoruz küçücük bir parçasını yaşatmaya çalışarak. Evet, bazen kaybolan bir ormanın yerine yeni fidanları ektiğimiz oluyor. Kısmen de rahatlıyoruz.
Oysa orman, bizim kendimizi rahatlatmak için küçük çabaların ötesinde bir şey ifade ediyor. Kaybolan bir orman, yalnızca yerine yenisini dikmekle eski hâline dönmüyor. O ağaçların arasında yaşayan kuşları, böcekleri, hayvanları; toprağın altında birbirleriyle etkileşim hâlinde bulunan envai çeşit canlıları; yağmurun toprağa ulaşmasını, toprağın bereketlenmesini, havanın temizlenmesini ve bütün bu canlıların bir denge üzerine yaşadığını unutuyoruz.
Bir ormanın yok olmasıyla yalnızca ağaçları kaybetmiyoruz. Canlıları, yaşam alanlarını ve geri dönmesi çok uzun yıllar alacak bir ekosistemi kaybederiz.
Bir kuşun artık eskisi kadar sık görülmemesi, bir kelebeğin yaşam alanının ortadan kalkması, bir derenin kuruması, toprağın verimliliğinin düşmesi ve iklimin değişmesi… Bunların her biri ekosisteme ciddi zararlar verecek niteliktedir. Hele bütün bunlar bir araya geldiğinde karşımıza sadece çocuğu değil tüm insanlığı sessizliğe iten sarsıcı bir manzara çıkıyor.
Belki de çok geçmeden “Doğayı seviyor muyuz?” sorusu yerine “Doğayı korumak için ne yapıyoruz?” sorusunu sormalıyız kendimize.
Bir ağacı dikmek elbette değerlidir ama onu yıllarca koruyabilirsek. Bir ormanı yeniden kurmak değerlidir ama var olanı korumak kaydıyla.
Bütün bunları düşünürken pencerenin kenarındaki o küçücük sardunyaya yeniden bakalım.
Belki o çocuk daha sonra babasına dönüp yarım kalan cümlesini tamamlayacak: “Baba, bitki nefes ve hayatsa, orman ve doğa nedir?”
“Ormansız doğa, doğasız yaşam olmaz. Orman ve doğa yaşam için gelecek nesillere sağ salim teslim edilecek en önemli emanettir” diyebilecek miyiz?
Öyleyse saksılarımızda çiçek yetiştirmeye, balkonlarımızı yeşillendirmeye, ağaç dikmeye ve toprağa dokunmaya devam edelim. Ama bununla yetinmeyelim. Ormanlarımızı ve doğamızı koruyalım, koruyanlara yardımcı olalım. Pencerenin önündeki sardunyaya bakarken, aynı zamanda pencereden dışarıya ve gelecek nesillerimize bırakacağımız yeşil alanları nasıl muhafaza edeceğimizin planlarını yapalım. Görüntüleri sadece izlemekle yetinmeyelim ki çocuklarımızın zihninde asılı kalan sorular kalmasın. Ne dersiniz?